29 Ağustos 2013 Perşembe

Yoga

İnsan bazen ne istediğini unutur. Gerçekten ne istediğini. Kafasını bir sürü gereklilikler, zorunluluklar, doğrular yanlışlar doldurur. Sıkar kendini. Hah, onlar işte düğüm olup yerleşir vücudunun bi yerlerine. Önce göğüs kafesini kapatır. Sonra omurganı eğer, kambur durmaya başlarsın. Bi gün bi bakarsın, öyle evde otururken bile sıkıyorsun kaslarını. Anlamazsın.

Sonra yogaya başlarsın. İlk güler anlamazsın ne olduğunu. Vücudun gevşiyor, genişliyor gibi hissedersin, iyi gelir. Zannedersin ki kültür fizik hareketi.

Zaman geçer. Yavaş yavaş, vücudun ne istediğini söylemeye başlar sen onun düğümlerine dokundukça. Onları germeye, açmaya, hafifletmeye başladığında, konuşmaya başlar yeniden seninle vücudun.

Çocukken mesela, ortada hiçbir sebep yokken öne arkaya sallandığını ya da sırt üstü yatıp, ayaklarını kaldırarak kafanın arkasına değdirmeye çalıştığını hatırlıyor musun? Peki o zaman nası hayaller kurduğunu? Tuhaf biçimde kendini ne kadar rahat hissettiğini? Peki okulun bahçesindeki demirlere dizlerini geçirip bütün vücudunu baş aşağı sallandırdığını, serbest bıraktığını? Hiçbir şey düşünmediğini o an...

İşte vücudunun düğümleri çözüldüğünde, kendini ilkokulda, baş aşağı sallanırmış gibi hissetmeye başlıyorsun. Çünkü vücudun tekrar seninle konuşmaya başlıyor.

Tek bacağını diğerinin üstüne atmış, belini günlük hayatında asla yapmayacağı gibi bükmüş ve kafanı da fazladan zorluk olsun diye ters tarafa çevirmişken, sırtının alt kısmında ağrıyan yer, neden ağrıdığını fısıldıyor.

Nefesini oraya yönlendiriyorsun. Nefesin, yaşam kaynağın. "Biliyorum" diyorsun. "Oradasın, biliyorum. Tanıyorum seni." Sadece bunu söylemen bile gevşetiyor düğümü.

Sonra gevşemenin de katmanları olduğunu fark ediyorsun. Aynı hareketi iki gün arayla yaptığında bile farklı tepkiler aldığını. Kendini bırakmanın ne kadar zor ama ne kadar güzel olduğunu. Bütün ağırlığınla gelip geçtiğini bu dünyadan. En çok da, kendini ne kadar zorladığını.

28 Temmuz 2013 Pazar

Anlat...


Anlat, çünkü en çok bunu bilmeye ihtiyacım var. İki kişinin birbirini öldürmeden yan yana yaşayıp yaşayamayacağını bilmeye.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Dünyanın En Tuhaf Mektup Hikayesi


Pek Sevgili Piraye Hanımefendi,

Mektubunuzu aldığımda ziyadesiyle şaşırmış olduğumu itiraf etmeliyim. Ancak içtenliğiniz, gönül okşayıcı sözleriniz ve doğruyu söylemek gerekirse, hayatımın böylesine mahrem bir köşesini, sanki yıllardır zihnimin içine yazdığım gizli mektupları okumuş gibi anlatışınız beni size yanıt vermeye itti.

Öncelikle, sevgili eşinizin kitaplarını ya da şiirlerini maalesef okumamış olduğumu itiraf etmek zorundayım. Ancak mektubunuzda da yazdığınız gibi, hayatında kaleminden hem cennet bahçeleri hem de en korkunç fırtınalar dökülebilen bir erkeğin varlığını iliklerime kadar bilirim.

Beni şaşırtan, sizin benim varlığımdan haberdar olmanız oldu. En nihayetinde ben Franz’ın hayatında bir ilham perisi, kadınlığın temsili resmi, kırlarda gezerken saçının teli bile rüzgardan uçuşmayan anlık bir görüntü olmaktan ileri gitmedim. Alakanıza istinaden belirtiyorum ki bazı aşkların yaşanabileceği tek yer zihin ve kalptir. Bunu kabullendiğimde, acımın biraz olsun dindiğini söyleyebilirim.

Franz’ın sözcükleri, tek bir kadına ait olamayacak, dünya üzerindeki fani ve zavallı bir yaratığa atfedilemeyecek kadar yüce ve ilahi. O, bütün dünyadaki kadınlara, yüzünü bana dönerek yazıyor sadece. Bu yüzden sorduğunuz soruya ancak, hafif bir tebessüm eşliğinde, kendimi çok şanslı hissettiğimi söyleyerek cevap verebilirim. Böylesi bir aşkı hak etmek için ne yaptığımı hiç bilmiyorum ama hayatım boyunca her gün, dört bir yanı sıradanlık ve gündelik işlerle kaplanmış sıkıcı hayatıma böyle bir mucize gönderdiği için Tanrı’ya şükredeceğim.

Metuplarını elbette saklıyorum, üstelik sizinki gibi de değil durumum, bir gün ortaya çıkmaları halinde ne benim ne de onun insan içine çıkabilecek yüzü, iki paralık itibarı kalmayacağını bilerek, belki de delice bir gözükaralıkla, kelimenin tam anlamıyla saklıyorum. Yazları kışlık evin bodrum katında, reçel ve marmelat kavanozlarının altındaki ufak, çocukluğumdan kalma hasır bir sepetin altına yaptığım gizli bölmede tutuyorum. Yazınsa, kır evine giderken her birini bir kez daha okuyup, tek tek vedalaşıyorum. Aralarından birkaç tanesini, el çantamın en altına yerleştirdikten sonra pudralığımı, yelpazemi ve küçük cep saatimi üstüne diziyorum. Hepsinin bir anlamı var benim için biliyor musunuz?

Pudralık, yüzümün hep istediği gibi, bana yazarken gözlerinin önünde beliren yüz gibi görünmesini sağlıyor. Bu onun için yapabileceğim az sayıdaki güzellikten biri. Bizi her ziyarete gelişinde, acaba bu kez beni hala sevecek mi diyorum, yüzümü, beni gördükten sonra. Aksilik bu ya, her seferinde de ya bir soğuk algınlığına yakalanmış, ya birkaç gün önce çıktığım tekne macerası yüzünden solgun ya da bebeğimin hastalığı yüzünden uykusuz geçirdiğim gecelerin sonunda yorgun, gözlerimin altında mor halkalarla karşılıyorum onu. Bu yüzden, pudralık önemli. Onun, beni bıraktığı gibi bulmasını sağlıyor.

Yelpazeye gelince, her şeyden önce sizce de yelpazeler en çok yazı kağıtlarına benzemiyor mu? Üzerine kelimelerin dizildiği, iki boyutlu incecik nesneler. Derinliklerinde neler gizleyebildikleriniyse, ancak onları dolduranlar ve bu küçücük, siyah işaretlerin muhattapları bilebiliyor. Yelpazemi açtığımda hep, Franz’ın mektuplarından birinin sayfaları arasında dünyadan uzaklaştığım, bambaşka bir hayatta bambaşka bir kadın olduğum anları hatırlıyorum. Nefes aldığım, onun nefesinin serinliğini tenimde hissedebildiğim kısacık zamanları. Bir yelkenli düşünün ki kendi meltemini yaratabiliyor. Bir meltem düşünün ki teknenin çuval bezinden yelkenlerini ipekten kaftanlarmış gibi dalgalandırabiliyor. Yelpazem bana, Franz’ın ruhunu üfleyip ölümcül bir günah da olsa içime çekmeyi ölümüne istediğim kokusunu getiriyor. Yelpazem düzenli gelgitleriyle, iki hayatım olduğunu hatırlatıyor bana.

Kocamın hediyesi, üzeri mavi mineli zarif cep saatimin neyi hatırlattığını söylememe gerek var mı bilmem. İçinde yaşadığımız bu hayat, bazı gün hızlı, bazı gün acı verecek kadar yavaş da olsa geçip gidiyor. Saatim, hem bana geçip gitmiş olan günleri, ayları, yılları anımsatıyor, ki oldukça faydalı bir işlevi olduğunu söyleyebilirim buraya kadar, hem de Franz’ın yanımda olmadığı zamanları, yine yanımda olamayacağı zamanlardan ayırıyor anlık darbelerle. Bir yandan ömrümüzün ne kadarının geride kaldığını gösterirken, bir yandan gelecek günlerin de sürprizlere gebe olmadığını fısıldıyor. Diğer yandan yeni mektubumun parmaklarıma değmesine ne kadar vakit kaldığını sayıp duruyor, geriye doğru.  Saatim, hayatımın hem tükendiğini, boşa geçtiğini, hem de hiçkimsenin – en azından mektubunuzu alana kadar böyle olduğuna inanıyordum – sahip olmadığı bir hazinenin, düzenli tiktakların en heyecanlı yerlerinde, hiç sektirmeden, gözüm kapalı güvenebileceğim bir ritimle bana geldiğini hatırlatıyor.    

Mektubum biraz uzayıp mahrem ayrıntılarla sizi sıktıysa önceden özür dilemek isterim. Ancak sorduğunuz soruların, ne yazık ki kısacık, kolayca verilebilir yanıtları yok. Varlarsa da ben bilmiyorum ve eğer hayatımdaki, çocuklarım dışında tek anlamlı şeyin büyüsünü bozacaklarsa bilmek de istemiyorum. Sonuçta herkesin, kendisine ait küçücük kapalı kutuları vardır, öyle değil mi?

Size tüm içtenliğimle, bu zorlu bekleyiş döneminde sabır ve sükunet diliyorum. Umarım bir gün, tüm kalbinizle sevdiğiniz eşiniz karanlık zindanlardan kurtulup yanınıza, evinize dönebilir. Ancak bir şeyi de hatırlatmadan geçemeyeceğim; ne kadar şanslı olduğunuzu unutmayın. Kelimeleri sesi, nefesi, elleri gibi kullanabilen bir erkeğe sahip olmak dünya üzerinde başınıza gelebilecek en güzel şeydir.


Sevgilerimle,

Milena.














Gözümün nuru Milena,

Bizim gibi, yeryüzünde var olmuş en yüce ve en zorlu aşkın sadece farklı tezahürlerinin içinden geçen iki kadının, kan kardeşliği gibi bir bağa sahip olduğuna ve birbirlerine sizli bizli hitap etmemeleri gerektiğine inanıyorum. Bu ani yakınlığın sana biraz tuhaf, hatta uygunsuz görünebileceğini anlasam da, ruhumuzdaki dehlizlerin aynı mahzenlerinin aydınlık, aynı koridorlarınınsa zifiri karanlık olduğunu düşündüğüm, hatta cüretimi mazur görürsen bundan emin olduğum için, sana her şeyi yazabilirmişim, her biçimde hitap edebilirmişim gibi geliyor.

Mektubuma yanıt vermen, üstelik böyle içtenlikle, kendini ortaya koyarak yanıt vermen beni dünyanın en mutlu insanı kıldı. En son tavsiyenden başlayacak olursam, elbette kelimeleri sesi gibi kullanabilen bir erkeğim olduğu için her gün, her gün şükran duyuyorum. Hatta biliyor musun, bazen kilometrelerce öteden biraz fazla öksürsem, ya da gecenin bir yarısı korkulu bir rüyayla yatağımdan fırlasam bunu hissedeceğine inanıyorum demir parmaklıkların ardından. Öylesine yanımda, hayatımı öylesine kuşatıyor ki kelimeleriyle içim güvenle, sevgiyle, inançla doluyor.

Söylediği sözler, kendimi bir kraliçe gibi, tanrıça gibi hissetmeme sebep oluyor. Gerçi sen bunun, tüm kadınlığa, kadınlık fikrine yönelmiş olduğunu kabul etme olgunluğunu göstermişsin mektubunda ama ben, onu hala ve hep sadece kendime istiyorum; bütün kelimeleriyle, bütün sesleri, bütün esleriyle. Ellerinden dökülen harflerin, dudaklarının kıvrımlarından kayışını hayal ediyorum bazen. Öylesine görkemli öylesine heybetli ki inançlı biri olsam, Tanrı’nın aracısı olduğuna inanabilirdim.  

Geceleri nefesini, yanımda uzanışını, uykusunun en derininde bile teninin nasıl benimle yandığını, sevişmelerimizin nasıl yasemin kokulu bir kır türküsüne, derinden gelen gümbürtülü davullarıyla öfkeli bir senfoniye ya da incecik, ağlayan bir keman sesine benzediğini hatırladığımda, bütün vücudum iyileşmesi imkansız bir hastalığın pençesinde kıvranmaya başlamış gibi titrediğinde yanıma alıyorum kelimelerini.

Ama bazen sen de korkmuyor musun kuzum? Neyden deme ne olursun, bu dünyada belki de korkumun sebebini açıklamam gerekmeyen tek kişinin sen olduğunu düşünüyorum.
O pudralıktan korkmuyor musun mesela? O pudralık olmadan seni gördüğünde neler düşüneceğinden? Ya da o pudralıktaki pudranın bir gün biteceğinden? Daha da korkuncu, o pudranın, asıl seni kapatığından? Gizlediğinden? Hatta belki de, yok ettiğinden?

Bazen sen de, günden güne aslında değişmesine, değişmek ne kelime, elini kolun oynatmasına, nefes almasına izin verilmeyen bir heykele dönüştüğünü hissetmiyor musun? Dünyanın gelmiş geçmiş en güzel kadınının, Venüs’ün taştan bir heykeline...

Zaman zaman, yazdığı her şeyin bir büyü, bir lanet gibi seni tanımladığını, biçimlendirdiğini ve sınırladığını hissetmiyor musun? Sana, kim olman gerektiğini söylediğini? Ancak kim olduğunda onun seni böylesine delice sevmeye devam edeceğini fısıldadığını? Ve bu amansız tutkunun, bu adsız bağımlılığın seni günden güne bir kafese kapattığını?

Kim bilir neden, bir anda senden çıkardığında öfkesini, mesela durup dururken, “en fazla bir yıl sürer, yirminci asırlarda ölüm acısı” deyiverdiğinde, acıyla dolmuyor mu için, o an oracıkta, damarlarındaki tüm kan buharlaşarak ölmek istemiyor musun?

Bazen kim olduğunu, ancak onun yazdıklarında bulabildiğini fark edip korkmuyor musun Milena? O olmazsa hayatın anlamsızlığının ne kadar yoğun, günlerininse ne kadar boş olacağını düşünürken yakalamıyor musun kendini?

Hiç nefessiz kalmıyor musun? Aslında kim olduğunu unuttuğunu hissetmiyor musun?

Korkuyorum Milena. Sana, bununla nasıl baş ettiğini sormak istiyorum en çok. Böylesine tuhaf, dışarıdan böylesine anlamsız görünen bir soruyu başka hiç kimseye soramam. Bir sen anlarmışsın gibi geliyor beni. Herkes ne kadar şanslı olduğumu söylüyor. Bütün çevrem, asla küllenmeyen bir aşkla sevilmenin nasıl da ilahi bir şey olduğundan bahsediyor. Ama o Zeus’un, o Apollon’un bir anda ters bir rüzgarda nasıl da intikam ateşiyle Poseidon’a dönüşebildiğini bilmiyor kimse. Üstüme yağdırdığı yıldırımlardan, dalgaların arasında zar zor ilerleyen gemimin güvertesini parçalayan o son darbeden habersizler.

Kimse kağıt üzerindeki birkaç kara lekenin, insan ruhunu nasıl yaralayabileceğini bilmiyor. Seni tanrıçalar mertebesine çıkarabilen bu büyülü çizgilerin, bir anda yerin yedi kat dibine de indirebileceğini nasıl olur da anlamazlar?

Ama sen anlıyorsun değil mi Milena? Beni anlıyorsun?


Sevgiler,

Piraye












Sevgili Piraye,

Şu an bu mektubu, ellerim titreyerek, gözlerim öfkeden seyirerek yazıyorum. İmkanım olsa yanına gelip kendini toparlaman, aklını başına alman için iki yanağına okkalı birer tokat indirirdim.
Kendinde, ömrüm boyunca sahip olamayacağım tek şeyle, mektuplarımın, ruhumun sahibi olan adamla ilgili ahkam kesme cüretini nasıl bulduğunu inan hiç anlamıyorum.

Önceki mektubunda, nasıl da dünyada birbirini anlayabilecek belki de yegane iki kadın olduğumuzdan bahsetmiştin. Mektupların, sözcüklerin, seslenişlerin ve eslerin büyüsünden. Hayatımı anladığından, beni bildiğinden söz etmiş, hatta büyük bir cüretle – o zaman sevimli gelmiş olsa da şimdi, bunun ne kadar beyhude bir hak veriş olduğunu net olarak görüyorum – aşkın yazılı halini kavrayışımızın bizi kan kardeşliği gibi bir bağla birbirimize yaklaştırdığından dem vurmuştun.

Ama hayır. İnan bana, benim seninle en ufak bir bağım, ortaklığım, hatta fikir birliğim bile yok.

Yıllar yılı tüm kadınlık görevlerimi eksiksiz ve kusursuz yerine getirirken, o şikayetlendiğin mektupların bana kendimi canlı, hayatta olduğumu hissettiren tek şey olduğunu da biliyor musun peki? Aynaya baktığımda o tanrıçayı, o kraliçeyi görmemiş olsaydım şimdiye dek çoktan delireceğimi?

Sevişmek demişsin, bende karşılığı bile olmayan bir kelime bu. Kadınlığımı kelimelerin kuytularında yaşadım ben hep; bunun dışında yemek yapar, vazodaki solmuş çiçekleri değiştirir ya da bebeğimi emzirir gibi, sadece kadınlık görevimi yerine getirdim. O kelimeler benim nezdimde, senin için olduklarından çok daha kıymetli anlayacağın. Onlar, sahip olduğum tek kadınlığım.

Şimdi gözümün önünde nasıl beliriyorsun biliyor musun? Sevgilisinin elinden tutmuş küçük, şımarık, taşralı bir genç kız gibi. Henüz hayatın zorluklarından, zorunluluklarından bihabersin Piraye. Gerçek dertlerin yok senin.

Rica ediyorum, bundan böyle bana bir iyilik yap ve başka mektup yazma. Kendin için yapmanı isteyeceğim iyilikse, ancak aklını başına alman ve Tanrı’ya, sana böylesine ilahi bir hayat bahşettiği için şükretmen, sana sunulanlarla yetinmeyi öğrenmen ve kocanı çok, ama çok sevmen olabilir.
Dünya zannettiğin kadar büyük, heyecanlı ve güzel bir yer değil. Sahip olduklarıyla yetinmeyi bilmeyenlerin başına ne geldiğini bilmez misin? Ellerindekinden de olurlar ve sonunda, neyi kaybettiklerini anladıklarında kafalarını ne kadar duvarlara vururlarsa vursunlar hiçbir şeyi geri getiremezler.

Onlardan olmamanı diliyorum. Sana bahşedilmiş bu yüce lütfu böylesine komik, çocukça, kadından çok erkeğe yakışan sorular sorarak kurcalaman hiç hoş değil. Umarım ki bir gün, dünya üzerinde kadına biçilen rolle karşılaşman düşündüğüm kadar acı olmaz. Bunları da, ancak içimde sana karşı kalmış olan son sempati kırıntılarıyla yazıyorum.


Yolun açık olsun,

Milena.













Canım Milena,

Sana bir daha yazmamamı rica ettiğini biliyorum. Merak etme, bu sana son mektubum.
Sözlerimin seni ne kadar incitebileceğini, ancak cevabın geldikten sonra kavradım ve gözyaşları içinde okudum mektubunu. Amacım hiçbir zaman seninle ya da sevgili Franz’ınla alay etmek, canını yakmak ya da yaşadığın bu olağanüstü şeyi küçümsemek değildi. Hem nasıl olabilir ki? Seni çok kızdırmayı göze alarak bir kez daha söylüyorum, bu dünyada seni en iyi anlayabilecek kişi benim.

Ancak senin beni küçük, şımarık bir genç kız gibi gördüğün mektubunda ben de ne gördüğümü söylemek isterim.

Annemi gördüm Milena. Ve onun annesini, ve onunkini, ve onunkini. Ateş başında oturup çorap ören, tarlada çalışan ya da mutfakta yemek yapan, hayatının başka bir işe yaramayacağını düşünen tüm kadınları gördüm satırlarında.

Kendisine bahşedilenle yetinen, uygun görülene razı olan; beklemeyen, önüne konanla memnun olan ve kendi payı olmayan mucizelere inanan tüm kadınları gördüm.

Sen şanslısın Milena. Beklemediğin bir mucize geldiği için başına. Ben değilim. İstediğim olsa da, daha fazlasını; yok belki fazlası değil ama daha başkasını istediğim için.

Bir taraftan çok haklısın ve anlıyorum seni. Biz kadınlara, ya köle ya da tanrıça olmak dışında rol bırakılmamış ki bu dünyada!

İnan bu satırların hiçbirini de, seni kızdırmak ya da  canını yakmak için yazmıyorum. Sadece söylediğin gibi, birbirimizden çok başka olduğumuzu gördüm; hak verdiğimi söylüyorum sana.

Ama bir düşün; neden hiç, her şeyi geride bırakıp Franz’ın yanına gitmedin Milena?


Sevgiler,

Piraye




Yanarak.

Zaman geçip insanın yaşı ilerledikçe herkes kendi içinde aşk dediği şeyin tanımını buluyor sanırım. Benim aşkım en çok dikkatli bakmaya benziyor. Herkese bakarsın. Bazılarının yaptığı işe. Bazılarının kılık kıyafetine. Bazılarının sözlerine. Hatta bazılarının gözlerinin içine. Ama aşık olduğunda, ruhunun içine bakmak istersin onun. Merak edersin. Kelimelerini. Akşam yattığında göz kapaklarının altından geçenleri. Tabii korkarsın. Tabii ağzına gelir yüreğin; senin varlığını tehdit edebilecek bir düşüncenin ihtimaliyle. İliklerine kadar titrersin. Ama senin olduğunda aşk; aşk olmaz artık. Bence o yüzden gitmedi Milena hiç; Franz'ın yanına. Korkusundan değil. Sosyal statü kaygısından değil. O korkunç hayatın içinde kalmak, tanrıçalığının tek garantisiydi. Pudralığıyla birlikte. Diğer yandan, insan olmayı göze aldı Piraye. Artık merak edilmemeyi belki de. Ben Milena'yı anlasam da hep yanarak içinden geçmeyi seçtim. Hatta küçümsedim, kızdım ona; ta ki içimde kocaman bi Milena bulana kadar...

2 Temmuz 2013 Salı

Katana

İki ucu keskin bi kılıcın uçlarındayız şimdi. Karnımız delik deşik. Biri kıpırdasa canımız yanıyor ikimizin de. Yaralarımıza bakmaya çalışsak birbirimizin, ki bunun için eğilmemiz gerekiyor, daha da derine batıyor kılıç. Kıpırdayamadan, nefes alamadan duruyoruz öylece.
Sen yaralardan öncesini hatırlıyorsun hala ama acı benim hafızamı silmiş. Sadece, sadece acıyı hissedebiliyorum sana dair, adın, acının adı oluyor.
Görebildiğim tek çözüm, geri çekilip kanaya kanaya devam etmek yoluma. Hep yaptığım gibi.
Ayakta durmayı bilirim ben, yaralarımı iyi etmeyi. Bi tek buna güveniyorum, elimde kalan, kendime dair son şeye.
Eski yazılarımı okuyorum, kendim dediğim şeyi hatırlıyorum.
Güzelmişim. Güçlüymüşüm. Kadınmışım, doğurgan ve verimli. Özlüyorum. Kendimi özlüyorum en çok.

19 Mayıs 2013 Pazar

Hafta Sonu

Hafta sonu epey ilginçti. Gerçi ben içindeyken, çok da tuhaf gelmemişti hiçbir şey. Sonra ev arkadaşım, bi arkadaşına telefonda durumumuzu anlattı. O zaman fark ettim.
"Evde bir İzmirli, bir - kendi deyişiyle - çakma İzmirli, bir Nijeryalı, bir İngiliz Bulldog ve iki kedi var., yarın akşam da Faslı bir misafirimiz gelecek."

5 Mayıs 2013 Pazar

Kapı

Odamı gördüm bugün. Önce taşındım, sonra gördüm. Kapısı vardı şimdiye kadar, şimdi içi de var. Ama en önemlisi, ben içindeyken kapısı var.
Yalnızlık ve tek başınalık, biri iyi biri kötü anlamda kullanılıyor ya, şimdi bana ikisi de iyiymiş gibi geliyor.

30 Nisan 2013 Salı

Nehir

Nereden geldi bu insanları mutlu etme güdüsü, gerektiği gibi olma hissi, durumu kurtarma alışkanlığı?
Bakıyorum kendime, ne istediğimi bile bilmiyorum. Hayal kuruyorum, ucu bucağı yok. Kendime ait bi oda, bi sığınak istiyorum, içimden akan nehrin sesini yeniden duyabilmek için.

28 Nisan 2013 Pazar

Hikaye

Aç bütün kişisel gelişim kitaplarını bak, hepsi, ya hayatının bi amacı olması gerektiğinden bahseder ya da hiçbir şey beklememekten. İkisi de yanlış değilse de eksik gibi.
Esas olması gereken, bi hikaye, hayatına dair. Kendine anlattığın, anlatırken kendinden memnun kaldığın.

Buldum!

Şimdi biliyorum. Dünden beri kafamın içinde dönüp duran meselenin ne olduğunu.
Zamanlaması tam anlamıyla ilahi bi şaka olsa da, yine istediğim şey, artık onu istemediğimde geldi.
İnandım; çok kolaydı inanmasam işim.
Güvenemedim ama. Güvenemiyorum. Geri tutuyorum kendimi, çekiyorum, sırtımı dikiyorum, kuyruğumu sallıyorum kırbaç gibi.
Şimdi çok tuhaf, ip üstünde bi dans var önümde.
Gelip kendin ol yanımda dedi, içtenlikle dedi ama ben hatırlamıyorum ki kimdim ben? Ne severdim? Ne isterdim?
Şimdi, kendin olma zamanı evet ama bunu ancak tek başıma yapabilirim. Ne kadar sürer bilmiyorum. Sonunda ne olur bilmiyorum. Belki gerçekten, dediği gibi pişman olurum sonunda ama hayat biraz da güzel yenilmek değil midir?
Öfkem geçtiğinde, gelgit bittiğinde, sular durulduğunda... Nerede olacağımı bilmiyorum bu kez. Kendimi dinlemeye ihtiyacım olduğunu biliyorum ama. Biraz durmaya.

26 Nisan 2013 Cuma

Olmayabilirim

Dün akşam evinde kaldığım çok eski, lise arkadaşım ve belki de yeni ev arkadaşım, çok tuhaf bi şey söyledi bana. Daha doğrusu, beni hatırladığı ilk sahneyi anlattı.
Öncesinde, astrolojiyle hiç ilgisi yokmuş. E. G., beni hiç keşfedememiş lise edebiyat öğretmenimiz, okul dergisinin toplantısına göndermiş onu da, iyi yazıyor diye. Ama F bizden küçük. Bi yaş topu topu ama biz lisedeyiz - hem de çok yeni - o orta sonda. Toplantıdaki herkesin nefret ettiğini hissetmiş ondan.
Sonra toplantı bitiminde pat diye, "Oğlak burcu musun?" demişim ben.
Kendisi söylüyor, ben onun yalancısıyım, o zamana kadar doğumgünüm sadece doğumgünümdü diyor. "Evet ama sen nereden bildin?" diye sormuş ve ben çöyle demişim: "Toplantının başında herkes senden nefret ediyordu, sonunda sen herkese görev dağıtıyordun."
Hiç hatırlamıyorum ben bunu. Ama anlattığında, bi şeyi fark ettim. Ben insanlara bakarmışım eskiden, içlerine bakarmışım. Hayatlarına küçük hediyeler, unutulmayan ilk cümleler serpiştirirmişim.
Yani o kadar da kötü biri olmayabilirim.
 

23 Nisan 2013 Salı

Yeni

Şimdi biraz, hiç tanımadığım sokaklardan geçeyim içimde. Yepyeni bi şehre gelmiş turist gibi. Etrafıma baktığımda, bana ait olmayan bu şehirde, şaşırayım biraz, merak edeyim. Hayatın kendisini. Yarının ne getireceğini. Uyandığımda ne hissedeceğimi o günle ilgili. Şimdi görmek için bakayım etrafıma, düşmemek ya da evin yolunu bulmak için değil. Yenileneyim, bahar gibi.

20 Nisan 2013 Cumartesi

Çığlık

Bağırdım; canavar düdüğü gibi, ambulans sireni gibi bağırdım: "Çekiiiiiiiiiiiiiiiiiiiil!"

16 Nisan 2013 Salı

Tom Robbins - Villa Meçhul

"Ya oğlum diyorum ki, seninle tanıştığımda gerçekten duygularınla iç içeydin. Sende beni çeken şey de bu oldu galiba. Kalbinde yaşıyordun. Şimdiyse sanki haki pantolonunla polo gömleklerini bavula tıkıp kafana taşındın. İkisinden de olmalı oğlum. Ne kadar duyarlı ya da akıllı ve eğitimli olduğunun önemi yok ki ya hu, aynı anda ikisi de olamıyorsan, kalbinle beynin birbirine bağlı değilse, uyum içinde birbirine bağlı çalışmıyorlarsa, o zaman hayatın içinden bir bacağının üzerinde sekerek geçiyorsun demektir." S. 108

Terslik Değil Mi...

Şimdi içimde tuhaf bi neşe belirdi. Sebepsiz. En güzelinden. Sanki güneş açmış gibi.
Hava bu kadar kasvetli olmasa, belki de bulamayacaktım bu anı.
Belki de insan, güneşli havada değil en sıkıcı, en karanlık, en basık havada anlıyor neşesinin kıymetini.
Belki görebilmek için, ne basit olduğunu mutlu olmanın, böylesi bulutlu, böylesi gökgürültülüsağanakyağışlı günler gerekiyor.

15 Nisan 2013 Pazartesi

Roman ve Hayat

Romanla hayatın farkı bu. Romanda inandırmak zorundasın okurunu, onun gerçekten öyle olduğuna. Bi mantığı olmalı yazdıklarının, bi akışı, bi gelişimi. Öyle derinde, öyle ince kökleri var ki hayatın, hangisinin hangisine bağlı olduğu, uçlardan hangi birinin diğerine değdiği öyle belirsiz ki, bi romanın olmazı, hayatın oluru haline gelebiliyor gözlerinin önünde.
Bütün detaylarıyla zihninde yazdığın hikaye, bi anda çökebiliyor.

14 Nisan 2013 Pazar

Temizlik

Bütün ev uyuyor. Bi sürü işim var benim de ama beyim isyan etti. Cümlelere bakıyorum, bi daha bakıyorum, bi daha bakıyorum. O kadar. Ellerim gitmiyor karşılıklarını yazmaya, şimdi en çok durmak istiyorum.
Ruh temizliği, dolap temizliği kadar kolay olmuyor.

7 Nisan 2013 Pazar

Zaman Geçmiş Olur, Geçmiş Zaman Olur

Bi şey tamamen geçmişte kalmadan onu yazmanın imkanı yok bence. Geçmişte kaldığında da, yazdığın o olmuyor. Yazı dediğin, hep kurmaca.

6 Nisan 2013 Cumartesi

Babasının Kızı



Hikayenin iki ana ekseni olabilir: İlki, babası kadını terk etmiş, eksiklik hissiyle büyümüş. Şimdi kendi çocukları var ve o da terk edilmiş. İlk ikisinden bahsetmiyor ama üçüncü ufak, sarışın bir kız; belki kendisi. Omzuna alıyor, tuhaf, iki başlı bir şeye dönüşüyorlar.
Mutsuz değil ki ama bundan? Neşeli hatta. Babasıyla ödeşmiş. Nasıl? Kendini evi toplamaya adayarak mı? O kadar mı? Göstermek istemedikleri var çocuklarına; enginar yapraklarını onlar gelmeden kaldırdığı için memnun oluyor.
İlkine kapılıverince, ana eksen dediğim ikinci seçenek eriyip gitti gözlerimin önünde.
Bilinçli ya da değil – rüyada bunu anlamıyoruz; en azından anlatımında – babası gelmeden önce de evi toplamış. Ona iyi görünmek de hala önemli. Babasının takdiri çiçek açtırıyor içini.
O zaman bu kadın 35 yaşlarında, orta – üst sınıftan, entelektüel denebilecek bir aileden gelsin. Ya da entelektüel olmaya yol açabilecek bir aileden. Baba öyle yazar filan değil ama koca olabilir mesela. Şanslı doğanlardan değil ama şanssızlardan da değil.
35 genç oldu, 40 yaşlarında. Belki o yüzden babasıyla ateşkes ilan edebilmiş, daha yeni.
Çocuklarını bildiği tek şekilde, yalnız büyütüyor.
Babasına hala öfkeli olabilir, ama o gelip öleceğini söylüyor.
Ya da gazetede ölüm ilanını görüyor, akşam rüyasında karşılaşıyor babasıyla. Belki mektup yazar?
Hikaye kadının elinde alışveriş torbalarıyla eve gelişiyle başlasın. Epey ağır olsunlar. Burada mutfak malzemeleri için markete uğradığını, üç çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamak için bir sürü mağazaya girip çıktığını öğrenelim, çocukların yaşları, görünüşleri ve mizaçlarıyla birlikte.
Sonra kahramanımızla evin içinde dolaşıp şöyle bir fikir edinelim hayatı hakkında. Mutfağa geçelim.
Yemeklikler yerleştirilirken enginar yapraklarını görsün kadın. Bu babasının en sevdiği, onun nefret ettiği yemek olsun. Çünkü babasının kızı değil o, ailesini terk etmedi.
Peki baba nereye gitti? Bu önemli bir soru. Yani muhtemelen. Onaylıyor mu, yoksa kızgın mı babasına? Bu daha önemli bir soru. Rüyaya göre kızgın değil kadın. O zaman benim için de değil. Peki nasıl kızgın değil?
Babamın kızı değilim kısmı ve enginar üzerinden kurulan reddediş çok klişe oldu.
Baba yıllar sonra çıkıp geliyor, enginar getiriyor yanında belki? Yoksa bu kızının en sevdiği yemek mi? Unutmamış mı?
Babasına kızgın ama bir yandan da sadece onun onayını istiyor hala.
Neyse, baba enginarla geliyor. Çocuklar gelecek birkaç saat sonra! Bu adam kim? Gizlemesi lazım onu.
Burada babanın tavrı önemli. Yıkık mı? Pişman mı? Pişkin mi? Nasıl duruyor karşısında?
Bence yaptıklarının farkında, acısını çekmiş ama kendini affetmiş, daha doğrusu her şeyin anlamsızlığını kavramış, ölüm huzuru çökmüş üzerine. Ölüm huzuru mu? Adam ölüyor mu? Belki de son kez görmeye geldi kızını?
Son hissine, ölüme bağlamak meseleyi, biraz kolaya kaçmak gibi. Kötü hikayeciler yapar sanki bunu. İyisi mi, öldüreceksen de aniden öldür adamı.
Konuşuyorlar, kırık dökük. Burada, kadının güçlü yüzeyinin altındaki kırılganlık ve onaylanma ihtiyacı enginar üzerinden anlatılabilir. Katman katman, koruyucu kabukları var ama enginar kalbi diye bir şey de var.
Enginar, babasının kızı oluğunu itiraf ettiği tek nokta da olabilir. Aynı fikirde oldukları (nı kabul ettiği) tek şey. Yoksa kadın başka. O babasına benzemiyor. Ama takdir de bekliyor, babası olmamak için vazgeçtikleri için.
Kadın gergin. İçindeki, başının okşanmasını bekleyen küçük, sarışın kızı göstermemek için karikatür gibi bir mutluluk, mükemmellik sergiliyor. Cam heykel iyi benzetme olabilir bunun için, hem şeffaflığı, hem de kırılganlığıyla. Vidaları bile camdan, hareket ettikçe kırılacakmış gibi çatırdayan mekanik robot.
 Enginarı pişirmeye hazırlanırken, bıçak yerine parmağını kullanabilir mesela?
Yine babanın takınacağı tavra geldik. Hadi, karar ver artık. Özür dilemeye mi gelmiş? Hayır. Yardım istemeye mi? Hayır. Ne, öylesine uğramış mı yani, 25 yıl sonra, pat diye?
Onun gibi bir şey.
Ölümcül hasta filan değil adam ama hayatının son dönemecinde olduğunun farkında. Zamanı tükeniyor.
Gerçekten bir sabah aklına esmiş, kalkmış gelmiş buraya. Çünkü ömür biter. Çünkü o kızı. Çünkü merak ediyor.
Kadının hazırlıklı olmadığı tek şey de bu. Nedensizlik. Özür dilemesine ya da yardım istemesine hazır. Kızgın ama haklı olacak o zaman, bunca zaman cam robotluk ettiğine değecek. Babası sonunda onun yaptığının doğru olduğunu kabul etmiş olacak.
Karşısında çocukluğundan hatırladığı uçarı, sorumsuz babasını bulsa, üzgün ama haklı olacak bu sefer de. Kendine, sürekli tekrarladığı gibi, onun hiçbir zaman değişmeyeceğini kanıtlamış olacak.
Her koşulda haklı olmak zorunda.
Ama hiç beklemediği bir şey oluyor. Karşısında hem babasına benzeyen, hem de hiç benzemeyen birini buluyor. Bir tarafını hiç tanımadığı birini.
Babası gitmiş de yerine başka bir adam gelmiş gibi değil. Babası dediği adam, onu küçücükken bırakıp gitmiş adam, kendine bir sürü yıl, deneyim ve yara kattıktan sonra bir gün, aklına estiği için, onu ziyarete gelmiş.
Bir şey beklemiyor adam, bir şey ummuyor. Yaptıklarının farkında ama ne esef duyuyor onlar için ne de savunuyor. Bahaneleri, açıklamaları yok. Sadece gelmiş. Kızını merak etmiş.
İncelikli diyaloglar gelmeli buraya, alttan alta taşlayan, can yakmak isteyen, ama Siyam ikizleri gibi, can yaktıkça kendisi kanayan kelimeler. Sonra kadının, babasının aslını görüşünü anlatmak lazım, hazır olmadığı tek şeyle karşılaştığını sezdirmek.
Önce babasının suçluluk duymaması, pişman olmaması iyice çileden çıkarıyor onu. Doğruluk abidesi olarak suratına çarpmaya hazırlandığı hayatını, “İşte senin eserin, içinde kapana kısıldığım, memnun musun şimdi?” diye fırlatıyor yüzüne.
Ama özür dilemiyor babası. Etrafına bakınıyor. Güzel, zevkli, sıcak ve pratik döşenmiş bir ev görüyor. Başarılı bir kadın, bir anne görüyor. Orada öyle bir şey söylemeli ki, kızı daha önce hiç hissetmediği bir şeyi hissetsin. Babasının onu takdir ettiğini. Ama hep takdir ettiğini. Yanında olmadığı yıllar boyunca da.
Çok mu klişe oldu bu yüzleşme sonrası çözülme bölümü?   
Yoksa adam kızsın mı? Şimdiye kadar hep kadının duygularını gördük. Adamın sesini duymayacak mıyız hiç? Belki orada azıcık aralarız perdeyi. Adam bir an için kızar. Koca bir hayatın sorumluluğu üstüne yıkıldığı için. Kendine söz hakkı tanınmadan, onun ağzından kararlar alındığı, hayatlar kurulduğu için.
Ama aynı şeyi kızına yapmaz. Kendi hikayesini anlatıp sorumluluğu kızının üstüne atmaz. Belki ana hatlarıyla biz duyarız öyküsünü, kızı yemeğe bakmak için mutfağa gittiğinde. Buralarda bir yerde, “Fedakarlığı ilk aklına gelen yapar ve diğerinin ruhu bile duymaz” cümlesi geçebilir.
Kızı geri geldiğinde baba değişmiştir. Etrafına bakar, bu hayatta yolunda görünmeyen şeyi arar. Bulamaz. Kızına içtenlikle, gerçek bir merakla sorunun ne olduğunu sorar.
Kadın epeydir sormamıştır bu soruyu kendine. O da kendi hayatına alıcı gözle bakar. Burada sahip olduklarının kısa bir dökümü, film şeridi gibi geçebilir gözlerimizin önünden. Ne de olsa hayat şekillendiren bir düşünce ölmektedir.
Sahip olduğunu fark ettiği son şey, milyonlarca parçaya ayırır cam heykeli.
O anda, en başından beri fark etmediği şey, göğsünde bir çiçek gibi açar. Babası doğru bildiğini yapmak için gitmiştir onca yıl önce. Aynı, doğru bildiğini yapmak için kalan kendisi gibi.
O, babasının kızıdır. Enginarın altını kapatmaya gidip geri döndüğünde baba yüzünde huzurlu bir ifadeyle ölmüş, ya da sessizce çekip gitmiş olabilir. Artık önemli değildir.

5 Nisan 2013 Cuma

Yazacak Vaktin Varsa Ayakkabı Gerekli Değildir

Öğlen arasında tek başıma yemek yiyip, cumartesi günkü atölye ödevim olan hikayenin genel hatlarını not almaya karar vermiştim. Niyetim 10 - 15 dakika harcayıp, genel bi yapı oluşturmaktı. Sonra da, yol üstündeki Twiggy'den kendime baharlık, spor, şöyle her şeyin altına gidebilecek bi ayakkabı bakmayı düşünüyordum.
Oturup siparişimi verdim, defterimi çıkardım. Başlangıç zordu. Ne karakterlerim, ne konum oturmuştu, üstelik ödev olarak hikaye yazmak, daha önce hiç yapmadığım bir şeydi. Yine de kalemim oynamaya başladı ve bir süre sonra, defter üzerinde kendi kendimle konuşurken buldum kendimi. Öyle mi olmalıydı? Öyle bi kadın böyle mi davranırdı? Babanın sesi çok mu kısıktı, e insan değil miydi o?
Dakikalar geçti, arada bi lokma alınan pizza soğudu, etraftaki konuşmalar uzaklaşıp söndü, iki yudum arasındaki mesafe iyice açılan kola son yudumlara doğru epey ılındı. Bu arada hikaye şekillendi, karakterler gözümün önünde belirdi, birbirleriyle konuşmaya başladı. Birbirlerine kızdılar, tavır yaptılar, onlara sorarsanız öyle demezler ama kendilerini komik duruma düşürdüler.
Saat bir buçuk oldu. Çıktığımda on iki buçuktu. Masabaşım beni çağırıyordu. Ama hikayem de bırakmıyordu yakamı.
O ara içimden bi ses, "Biraz klişe olmadı mı Özge?" dedi, bunca zamandan sonra elime kağıt kalem almış beni yeniden küstürmekten çekinerek. Ama ben dinledim. Birkaç paragraf geri döndüm, yeniden okudum ve haklı olduğunu düşündüm sesimin. Hikaye, hızla klişeye kayıyordu.
Sıkıldım kendimden. Bunu fırsat bilen masabaşım bi daha dürtükledi. Saat bir kırk beş olmuştu.
Çay ısmarladım. Başımı kaldırdım. Etrafıma bakındım. Kimse bi hikaye yazmak için uğraşıp durduğumu bilmiyordu. Etraftaki masalar, nasıl da aptallarla uğraştıklarını, nasıl da haksızlıklara uğradıklarını anlatıyorlardı birbirlerine.
Masama döndüğümde benim de yapacağım, en azından aklımdan geçirebileceğim buydu işte. Çarkın içinde başka olmak o kadar da kolay değildi.
Ama hikayemde insan vardı. Tamam, hepi topu iki kişi ama gerçek.
Çayımdan ilk yudumumu alıp başımı eğdim. Hikayeme döndüm yüzümü. Aldım adamı, biraz daha insan yaptım. Biraz daha gerçek. Tam da oraya dokununca, kendiliğinden çözüldü düğüm, gözlerimin önünde. Konuşma aktı, çember tamamlandı. Enginar yendi.
Bunun ne demek olduğunu hikayeyi buradan yayınladığımda anlarsın ey okuyucu, ama şu kadarını söyleyeyim, hesabı ödemek için içeri girdiğimde, aynı hikayemdeki gibi benim de göğsümde bi çiçek açmıştı. Dönüş yolunda, aklıma bile gelmedi Twiggy'nin vitrinine bakmak. Hem şu anki ayakkabılarımın nesi vardı ki?
Aklımda, şu an başlıktaki cümle belirdi: "Yazacak vaktin varsa ayakkabı gerekli değildir."

1 Mart 2013 Cuma

Bırak Sana Dove Baksın...

Bırak sana Dove baksın diyor Nil, bi tarafı anaç, bi tarafı pek şehirli, pek özgür kadın sesiyle. Kime diyor? Kendine bakmayi seven, kendine özen gösteren, kendine değer veren ama... Kendine bi türlü, bi başkasının bakmasına izin vermeyen pek özgür, pek yorgun kadına. Annesinin, babasının, sevgilisinin, kocasının kendisine bakması fikrine katlanamıyor bu pek dik başlı, pek kendinden emin kadın. Bi sürü şey kazandı 'benim' diyebileceği. Ama bi şeyi de kaybetti işte, tam ne olduğunu bilmese de. Adı dilinin ucunda, bi derin nefes alsa dökülecek ama izin vermeye cesaret edemiyor, pek kontrollü, pek haklı kadın. İşte tam da bu yüzden, bırak sana Dove baksın, kocaman çocuk kadın.

8 Şubat 2013 Cuma


İyi başlangıç oldu bu. Wish You Were Here çalıyor televizyonda. Durumum, 'keşke burada olsaydın'dan çok 'keşke ben orada olsaydım' gibi özetlenebilecek olsa da özlemin yönü yok ya hani.
Bu aralar bi gitmek isteği, bi kimsenin bilmediği, tanımadığı, bir şey beklemediği yerlerde olma özlemi.
Burası benim ama. Burası, ne orası ne de burası. Zaten tam da belli değil neresidir orası. Gözümün önünde bi resim yok mu, var. Ama resimle gerçek ne kadar tutar birbirini, onu hayat gösterecek.
Basit istekleri olsa da insanın, hayat seni karmaşıklaştırmak için özel olarak uğraşıyor sanki. Benim iki yılım kaldı sadece. Sonrası, keşfedilmeyi bekleyen bi derya.