28 Temmuz 2013 Pazar
Anlat...
Anlat, çünkü en çok bunu bilmeye ihtiyacım var. İki kişinin birbirini öldürmeden yan yana yaşayıp yaşayamayacağını bilmeye.
15 Temmuz 2013 Pazartesi
Dünyanın En Tuhaf Mektup Hikayesi
Pek Sevgili Piraye Hanımefendi,
Mektubunuzu aldığımda ziyadesiyle şaşırmış olduğumu itiraf
etmeliyim. Ancak içtenliğiniz, gönül okşayıcı sözleriniz ve doğruyu söylemek
gerekirse, hayatımın böylesine mahrem bir köşesini, sanki yıllardır zihnimin
içine yazdığım gizli mektupları okumuş gibi anlatışınız beni size yanıt vermeye
itti.
Öncelikle, sevgili eşinizin kitaplarını ya da şiirlerini
maalesef okumamış olduğumu itiraf etmek zorundayım. Ancak mektubunuzda da
yazdığınız gibi, hayatında kaleminden hem cennet bahçeleri hem de en korkunç
fırtınalar dökülebilen bir erkeğin varlığını iliklerime kadar bilirim.
Beni şaşırtan, sizin benim varlığımdan haberdar olmanız
oldu. En nihayetinde ben Franz’ın hayatında bir ilham perisi, kadınlığın
temsili resmi, kırlarda gezerken saçının teli bile rüzgardan uçuşmayan anlık
bir görüntü olmaktan ileri gitmedim. Alakanıza istinaden belirtiyorum ki bazı
aşkların yaşanabileceği tek yer zihin ve kalptir. Bunu kabullendiğimde, acımın
biraz olsun dindiğini söyleyebilirim.
Franz’ın sözcükleri, tek bir kadına ait olamayacak, dünya
üzerindeki fani ve zavallı bir yaratığa atfedilemeyecek kadar yüce ve ilahi. O,
bütün dünyadaki kadınlara, yüzünü bana dönerek yazıyor sadece. Bu yüzden
sorduğunuz soruya ancak, hafif bir tebessüm eşliğinde, kendimi çok şanslı
hissettiğimi söyleyerek cevap verebilirim. Böylesi bir aşkı hak etmek için ne
yaptığımı hiç bilmiyorum ama hayatım boyunca her gün, dört bir yanı sıradanlık
ve gündelik işlerle kaplanmış sıkıcı hayatıma böyle bir mucize gönderdiği için
Tanrı’ya şükredeceğim.
Metuplarını elbette saklıyorum, üstelik sizinki gibi de
değil durumum, bir gün ortaya çıkmaları halinde ne benim ne de onun insan içine
çıkabilecek yüzü, iki paralık itibarı kalmayacağını bilerek, belki de delice
bir gözükaralıkla, kelimenin tam anlamıyla saklıyorum. Yazları kışlık evin
bodrum katında, reçel ve marmelat kavanozlarının altındaki ufak, çocukluğumdan
kalma hasır bir sepetin altına yaptığım gizli bölmede tutuyorum. Yazınsa, kır
evine giderken her birini bir kez daha okuyup, tek tek vedalaşıyorum.
Aralarından birkaç tanesini, el çantamın en altına yerleştirdikten sonra
pudralığımı, yelpazemi ve küçük cep saatimi üstüne diziyorum. Hepsinin bir
anlamı var benim için biliyor musunuz?
Pudralık, yüzümün hep istediği gibi, bana yazarken
gözlerinin önünde beliren yüz gibi görünmesini sağlıyor. Bu onun için
yapabileceğim az sayıdaki güzellikten biri. Bizi her ziyarete gelişinde, acaba
bu kez beni hala sevecek mi diyorum, yüzümü, beni gördükten sonra. Aksilik bu
ya, her seferinde de ya bir soğuk algınlığına yakalanmış, ya birkaç gün önce
çıktığım tekne macerası yüzünden solgun ya da bebeğimin hastalığı yüzünden
uykusuz geçirdiğim gecelerin sonunda yorgun, gözlerimin altında mor halkalarla
karşılıyorum onu. Bu yüzden, pudralık önemli. Onun, beni bıraktığı gibi
bulmasını sağlıyor.
Yelpazeye gelince, her şeyden önce sizce de yelpazeler en
çok yazı kağıtlarına benzemiyor mu? Üzerine kelimelerin dizildiği, iki boyutlu
incecik nesneler. Derinliklerinde neler gizleyebildikleriniyse, ancak onları
dolduranlar ve bu küçücük, siyah işaretlerin muhattapları bilebiliyor.
Yelpazemi açtığımda hep, Franz’ın mektuplarından birinin sayfaları arasında
dünyadan uzaklaştığım, bambaşka bir hayatta bambaşka bir kadın olduğum anları
hatırlıyorum. Nefes aldığım, onun nefesinin serinliğini tenimde hissedebildiğim
kısacık zamanları. Bir yelkenli düşünün ki kendi meltemini yaratabiliyor. Bir
meltem düşünün ki teknenin çuval bezinden yelkenlerini ipekten kaftanlarmış gibi
dalgalandırabiliyor. Yelpazem bana, Franz’ın ruhunu üfleyip ölümcül bir günah
da olsa içime çekmeyi ölümüne istediğim kokusunu getiriyor. Yelpazem düzenli
gelgitleriyle, iki hayatım olduğunu hatırlatıyor bana.
Kocamın hediyesi, üzeri mavi mineli zarif cep saatimin neyi
hatırlattığını söylememe gerek var mı bilmem. İçinde yaşadığımız bu hayat, bazı
gün hızlı, bazı gün acı verecek kadar yavaş da olsa geçip gidiyor. Saatim, hem
bana geçip gitmiş olan günleri, ayları, yılları anımsatıyor, ki oldukça faydalı
bir işlevi olduğunu söyleyebilirim buraya kadar, hem de Franz’ın yanımda
olmadığı zamanları, yine yanımda olamayacağı zamanlardan ayırıyor anlık
darbelerle. Bir yandan ömrümüzün ne kadarının geride kaldığını gösterirken, bir
yandan gelecek günlerin de sürprizlere gebe olmadığını fısıldıyor. Diğer yandan
yeni mektubumun parmaklarıma değmesine ne kadar vakit kaldığını sayıp duruyor,
geriye doğru. Saatim, hayatımın hem
tükendiğini, boşa geçtiğini, hem de hiçkimsenin – en azından mektubunuzu alana kadar
böyle olduğuna inanıyordum – sahip olmadığı bir hazinenin, düzenli tiktakların
en heyecanlı yerlerinde, hiç sektirmeden, gözüm kapalı güvenebileceğim bir
ritimle bana geldiğini hatırlatıyor.
Mektubum biraz uzayıp mahrem ayrıntılarla sizi sıktıysa
önceden özür dilemek isterim. Ancak sorduğunuz soruların, ne yazık ki kısacık,
kolayca verilebilir yanıtları yok. Varlarsa da ben bilmiyorum ve eğer
hayatımdaki, çocuklarım dışında tek anlamlı şeyin büyüsünü bozacaklarsa bilmek
de istemiyorum. Sonuçta herkesin, kendisine ait küçücük kapalı kutuları vardır,
öyle değil mi?
Size tüm içtenliğimle, bu zorlu bekleyiş döneminde sabır ve
sükunet diliyorum. Umarım bir gün, tüm kalbinizle sevdiğiniz eşiniz karanlık
zindanlardan kurtulup yanınıza, evinize dönebilir. Ancak bir şeyi de
hatırlatmadan geçemeyeceğim; ne kadar şanslı olduğunuzu unutmayın. Kelimeleri
sesi, nefesi, elleri gibi kullanabilen bir erkeğe sahip olmak dünya üzerinde
başınıza gelebilecek en güzel şeydir.
Sevgilerimle,
Milena.
Gözümün nuru Milena,
Bizim gibi, yeryüzünde var olmuş en yüce ve en zorlu aşkın
sadece farklı tezahürlerinin içinden geçen iki kadının, kan kardeşliği gibi bir
bağa sahip olduğuna ve birbirlerine sizli bizli hitap etmemeleri gerektiğine
inanıyorum. Bu ani yakınlığın sana biraz tuhaf, hatta uygunsuz görünebileceğini
anlasam da, ruhumuzdaki dehlizlerin aynı mahzenlerinin aydınlık, aynı
koridorlarınınsa zifiri karanlık olduğunu düşündüğüm, hatta cüretimi mazur
görürsen bundan emin olduğum için, sana her şeyi yazabilirmişim, her biçimde
hitap edebilirmişim gibi geliyor.
Mektubuma yanıt vermen, üstelik böyle içtenlikle, kendini
ortaya koyarak yanıt vermen beni dünyanın en mutlu insanı kıldı. En son
tavsiyenden başlayacak olursam, elbette kelimeleri sesi gibi kullanabilen bir
erkeğim olduğu için her gün, her gün şükran duyuyorum. Hatta biliyor musun,
bazen kilometrelerce öteden biraz fazla öksürsem, ya da gecenin bir yarısı
korkulu bir rüyayla yatağımdan fırlasam bunu hissedeceğine inanıyorum demir
parmaklıkların ardından. Öylesine yanımda, hayatımı öylesine kuşatıyor ki
kelimeleriyle içim güvenle, sevgiyle, inançla doluyor.
Söylediği sözler, kendimi bir kraliçe gibi, tanrıça gibi
hissetmeme sebep oluyor. Gerçi sen bunun, tüm kadınlığa, kadınlık fikrine
yönelmiş olduğunu kabul etme olgunluğunu göstermişsin mektubunda ama ben, onu
hala ve hep sadece kendime istiyorum; bütün kelimeleriyle, bütün sesleri, bütün
esleriyle. Ellerinden dökülen harflerin, dudaklarının kıvrımlarından kayışını
hayal ediyorum bazen. Öylesine görkemli öylesine heybetli ki inançlı biri
olsam, Tanrı’nın aracısı olduğuna inanabilirdim.
Geceleri nefesini, yanımda uzanışını, uykusunun en derininde
bile teninin nasıl benimle yandığını, sevişmelerimizin nasıl yasemin kokulu bir
kır türküsüne, derinden gelen gümbürtülü davullarıyla öfkeli bir senfoniye ya
da incecik, ağlayan bir keman sesine benzediğini hatırladığımda, bütün vücudum
iyileşmesi imkansız bir hastalığın pençesinde kıvranmaya başlamış gibi
titrediğinde yanıma alıyorum kelimelerini.
Ama bazen sen de korkmuyor musun kuzum? Neyden deme ne
olursun, bu dünyada belki de korkumun sebebini açıklamam gerekmeyen tek kişinin
sen olduğunu düşünüyorum.
O pudralıktan korkmuyor musun mesela? O pudralık olmadan
seni gördüğünde neler düşüneceğinden? Ya da o pudralıktaki pudranın bir gün
biteceğinden? Daha da korkuncu, o pudranın, asıl seni kapatığından? Gizlediğinden?
Hatta belki de, yok ettiğinden?
Bazen sen de, günden güne aslında değişmesine, değişmek ne
kelime, elini kolun oynatmasına, nefes almasına izin verilmeyen bir heykele
dönüştüğünü hissetmiyor musun? Dünyanın gelmiş geçmiş en güzel kadınının,
Venüs’ün taştan bir heykeline...
Zaman zaman, yazdığı her şeyin bir büyü, bir lanet gibi seni
tanımladığını, biçimlendirdiğini ve sınırladığını hissetmiyor musun? Sana, kim
olman gerektiğini söylediğini? Ancak kim olduğunda onun seni böylesine delice
sevmeye devam edeceğini fısıldadığını? Ve bu amansız tutkunun, bu adsız
bağımlılığın seni günden güne bir kafese kapattığını?
Kim bilir neden, bir anda senden çıkardığında öfkesini,
mesela durup dururken, “en fazla bir yıl sürer, yirminci asırlarda ölüm acısı”
deyiverdiğinde, acıyla dolmuyor mu için, o an oracıkta, damarlarındaki tüm kan buharlaşarak
ölmek istemiyor musun?
Bazen kim olduğunu, ancak onun yazdıklarında bulabildiğini
fark edip korkmuyor musun Milena? O olmazsa hayatın anlamsızlığının ne kadar
yoğun, günlerininse ne kadar boş olacağını düşünürken yakalamıyor musun
kendini?
Hiç nefessiz kalmıyor musun? Aslında kim olduğunu unuttuğunu
hissetmiyor musun?
Korkuyorum Milena. Sana, bununla nasıl baş ettiğini sormak
istiyorum en çok. Böylesine tuhaf, dışarıdan böylesine anlamsız görünen bir
soruyu başka hiç kimseye soramam. Bir sen anlarmışsın gibi geliyor beni. Herkes
ne kadar şanslı olduğumu söylüyor. Bütün çevrem, asla küllenmeyen bir aşkla
sevilmenin nasıl da ilahi bir şey olduğundan bahsediyor. Ama o Zeus’un, o
Apollon’un bir anda ters bir rüzgarda nasıl da intikam ateşiyle Poseidon’a
dönüşebildiğini bilmiyor kimse. Üstüme yağdırdığı yıldırımlardan, dalgaların
arasında zar zor ilerleyen gemimin güvertesini parçalayan o son darbeden
habersizler.
Kimse kağıt üzerindeki birkaç kara lekenin, insan ruhunu
nasıl yaralayabileceğini bilmiyor. Seni tanrıçalar mertebesine çıkarabilen bu
büyülü çizgilerin, bir anda yerin yedi kat dibine de indirebileceğini nasıl
olur da anlamazlar?
Ama sen anlıyorsun değil mi Milena? Beni anlıyorsun?
Sevgiler,
Piraye
Sevgili Piraye,
Şu an bu mektubu, ellerim titreyerek, gözlerim öfkeden
seyirerek yazıyorum. İmkanım olsa yanına gelip kendini toparlaman, aklını
başına alman için iki yanağına okkalı birer tokat indirirdim.
Kendinde, ömrüm boyunca sahip olamayacağım tek şeyle,
mektuplarımın, ruhumun sahibi olan adamla ilgili ahkam kesme cüretini nasıl
bulduğunu inan hiç anlamıyorum.
Önceki mektubunda, nasıl da dünyada birbirini anlayabilecek
belki de yegane iki kadın olduğumuzdan bahsetmiştin. Mektupların, sözcüklerin,
seslenişlerin ve eslerin büyüsünden. Hayatımı anladığından, beni bildiğinden
söz etmiş, hatta büyük bir cüretle – o zaman sevimli gelmiş olsa da şimdi,
bunun ne kadar beyhude bir hak veriş olduğunu net olarak görüyorum – aşkın
yazılı halini kavrayışımızın bizi kan kardeşliği gibi bir bağla birbirimize
yaklaştırdığından dem vurmuştun.
Ama hayır. İnan bana, benim seninle en ufak bir bağım,
ortaklığım, hatta fikir birliğim bile yok.
Yıllar yılı tüm kadınlık görevlerimi eksiksiz ve kusursuz
yerine getirirken, o şikayetlendiğin mektupların bana kendimi canlı, hayatta
olduğumu hissettiren tek şey olduğunu da biliyor musun peki? Aynaya baktığımda
o tanrıçayı, o kraliçeyi görmemiş olsaydım şimdiye dek çoktan delireceğimi?
Sevişmek demişsin, bende karşılığı bile olmayan bir kelime
bu. Kadınlığımı kelimelerin kuytularında yaşadım ben hep; bunun dışında yemek
yapar, vazodaki solmuş çiçekleri değiştirir ya da bebeğimi emzirir gibi, sadece
kadınlık görevimi yerine getirdim. O kelimeler benim nezdimde, senin için
olduklarından çok daha kıymetli anlayacağın. Onlar, sahip olduğum tek
kadınlığım.
Şimdi gözümün önünde nasıl beliriyorsun biliyor musun?
Sevgilisinin elinden tutmuş küçük, şımarık, taşralı bir genç kız gibi. Henüz
hayatın zorluklarından, zorunluluklarından bihabersin Piraye. Gerçek dertlerin
yok senin.
Rica ediyorum, bundan böyle bana bir iyilik yap ve başka
mektup yazma. Kendin için yapmanı isteyeceğim iyilikse, ancak aklını başına
alman ve Tanrı’ya, sana böylesine ilahi bir hayat bahşettiği için şükretmen,
sana sunulanlarla yetinmeyi öğrenmen ve kocanı çok, ama çok sevmen olabilir.
Dünya zannettiğin kadar büyük, heyecanlı ve güzel bir yer
değil. Sahip olduklarıyla yetinmeyi bilmeyenlerin başına ne geldiğini bilmez
misin? Ellerindekinden de olurlar ve sonunda, neyi kaybettiklerini
anladıklarında kafalarını ne kadar duvarlara vururlarsa vursunlar hiçbir şeyi
geri getiremezler.
Onlardan olmamanı diliyorum. Sana bahşedilmiş bu yüce lütfu
böylesine komik, çocukça, kadından çok erkeğe yakışan sorular sorarak
kurcalaman hiç hoş değil. Umarım ki bir gün, dünya üzerinde kadına biçilen
rolle karşılaşman düşündüğüm kadar acı olmaz. Bunları da, ancak içimde sana
karşı kalmış olan son sempati kırıntılarıyla yazıyorum.
Yolun açık olsun,
Milena.
Canım Milena,
Sana bir daha yazmamamı rica ettiğini biliyorum. Merak etme,
bu sana son mektubum.
Sözlerimin seni ne kadar incitebileceğini, ancak cevabın
geldikten sonra kavradım ve gözyaşları içinde okudum mektubunu. Amacım hiçbir
zaman seninle ya da sevgili Franz’ınla alay etmek, canını yakmak ya da
yaşadığın bu olağanüstü şeyi küçümsemek değildi. Hem nasıl olabilir ki? Seni
çok kızdırmayı göze alarak bir kez daha söylüyorum, bu dünyada seni en iyi
anlayabilecek kişi benim.
Ancak senin beni küçük, şımarık bir genç kız gibi gördüğün
mektubunda ben de ne gördüğümü söylemek isterim.
Annemi gördüm Milena. Ve onun annesini, ve onunkini, ve
onunkini. Ateş başında oturup çorap ören, tarlada çalışan ya da mutfakta yemek
yapan, hayatının başka bir işe yaramayacağını düşünen tüm kadınları gördüm
satırlarında.
Kendisine bahşedilenle yetinen, uygun görülene razı olan;
beklemeyen, önüne konanla memnun olan ve kendi payı olmayan mucizelere inanan
tüm kadınları gördüm.
Sen şanslısın Milena. Beklemediğin bir mucize geldiği için
başına. Ben değilim. İstediğim olsa da, daha fazlasını; yok belki fazlası değil
ama daha başkasını istediğim için.
Bir taraftan çok haklısın ve anlıyorum seni. Biz kadınlara,
ya köle ya da tanrıça olmak dışında rol bırakılmamış ki bu dünyada!
İnan bu satırların hiçbirini de, seni kızdırmak ya da canını yakmak için yazmıyorum. Sadece
söylediğin gibi, birbirimizden çok başka olduğumuzu gördüm; hak verdiğimi
söylüyorum sana.
Ama bir düşün; neden hiç, her şeyi geride bırakıp Franz’ın
yanına gitmedin Milena?
Sevgiler,
Piraye
Yanarak.
Zaman geçip insanın yaşı ilerledikçe herkes kendi içinde aşk dediği şeyin tanımını buluyor sanırım. Benim aşkım en çok dikkatli bakmaya benziyor.
Herkese bakarsın. Bazılarının yaptığı işe. Bazılarının kılık kıyafetine. Bazılarının sözlerine. Hatta bazılarının gözlerinin içine.
Ama aşık olduğunda, ruhunun içine bakmak istersin onun. Merak edersin. Kelimelerini. Akşam yattığında göz kapaklarının altından geçenleri.
Tabii korkarsın. Tabii ağzına gelir yüreğin; senin varlığını tehdit edebilecek bir düşüncenin ihtimaliyle. İliklerine kadar titrersin. Ama senin olduğunda aşk; aşk olmaz artık.
Bence o yüzden gitmedi Milena hiç; Franz'ın yanına.
Korkusundan değil. Sosyal statü kaygısından değil.
O korkunç hayatın içinde kalmak, tanrıçalığının tek garantisiydi. Pudralığıyla birlikte.
Diğer yandan, insan olmayı göze aldı Piraye. Artık merak edilmemeyi belki de.
Ben Milena'yı anlasam da hep yanarak içinden geçmeyi seçtim. Hatta küçümsedim, kızdım ona; ta ki içimde kocaman bi Milena bulana kadar...
Etiketler:
aşk,
bakmak,
dikkatli bakmak,
içine bakmak,
merak
2 Temmuz 2013 Salı
Katana
İki ucu keskin bi kılıcın uçlarındayız şimdi. Karnımız delik deşik. Biri kıpırdasa canımız yanıyor ikimizin de. Yaralarımıza bakmaya çalışsak birbirimizin, ki bunun için eğilmemiz gerekiyor, daha da derine batıyor kılıç. Kıpırdayamadan, nefes alamadan duruyoruz öylece.
Sen yaralardan öncesini hatırlıyorsun hala ama acı benim hafızamı silmiş. Sadece, sadece acıyı hissedebiliyorum sana dair, adın, acının adı oluyor.
Görebildiğim tek çözüm, geri çekilip kanaya kanaya devam etmek yoluma. Hep yaptığım gibi.
Ayakta durmayı bilirim ben, yaralarımı iyi etmeyi. Bi tek buna güveniyorum, elimde kalan, kendime dair son şeye.
Eski yazılarımı okuyorum, kendim dediğim şeyi hatırlıyorum.
Güzelmişim. Güçlüymüşüm. Kadınmışım, doğurgan ve verimli. Özlüyorum. Kendimi özlüyorum en çok.
Sen yaralardan öncesini hatırlıyorsun hala ama acı benim hafızamı silmiş. Sadece, sadece acıyı hissedebiliyorum sana dair, adın, acının adı oluyor.
Görebildiğim tek çözüm, geri çekilip kanaya kanaya devam etmek yoluma. Hep yaptığım gibi.
Ayakta durmayı bilirim ben, yaralarımı iyi etmeyi. Bi tek buna güveniyorum, elimde kalan, kendime dair son şeye.
Eski yazılarımı okuyorum, kendim dediğim şeyi hatırlıyorum.
Güzelmişim. Güçlüymüşüm. Kadınmışım, doğurgan ve verimli. Özlüyorum. Kendimi özlüyorum en çok.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
