17 Nisan 2015 Cuma

Gracias a la Vida

Ve işte her şeyin başlamasının üzerinden neredeyse tam iki yıl geçti.

Normalde ritüellerini seven bir insanım derdim. Öyleyse bunu belki de birkaç gün sonra, gerçekten Her Şeyin Yıldönümü'nde yazmalıyım. Ama bugün geldi işte. Her Şeyin Yıldönümü'ne üç gün kala. Annemin doğum gününe, annemin bi yanıyla içimde ölüm gününe denk gelen günden üç gün önce.

O zamandan bu yana çok şey değişti. Hayatım tamamen altüst olup yeniden rayına oturdu, hayatım İstanbul'un iki yakasında pinpon topu gibi taşındı, tekrar taşındı, sonra tekrar taşındı, sonra tekrar taşınır gibi yapıp bi daha taşındı.
Tüm bunlar olurken ben içinden geçtiğim o tuhaf, bilinmez yolun büyüsüne kapılmış haldeydim en çok.
Şimdi, kendi evimdeyim. Yalnızım çokça ve memnunum bundan. Kendime zaman ayırmak, işte iç sesini dinlemek filan filan gibi bi şeyler anlamayın bundan lütfen. Ben ciddi ciddi, yalnızlıktan memnunum en çok. Tek başına kalabilmekten.
İki yıl önce bir evim, bir ailem, bir işim, bir köpeğim, bir arabam ve bir kredim vardı. Sonra bir anda, göz açıp kapayana kadar terk ettim hepsini.
Yok sonrasında öyle yollara düşmek filan gibi işlere girişmedim, girişebilecek halim de yoktu pek. Önce dağıldım. Sonra olabildiğince, hayat buna izin verdiğince toparlandım. Her şeyin ardından kendime baktığımda, işin en tuhaf tarafı da bu zaten, aslında her şeyin hala önümde olduğunu görüyorum. Yani her şey dediğimiz şey, insan ilk nefesini alıp son nefesini verinceye kadar geçen tüm o sürenin toplamı.
Artık kolay kolay "her şey" diyemiyorum, sanırım en çok bunu öğrendim.
İşin en komik tarafından bahsetmem gerekirse,  bi zamanlar benim için çok ama çok önemli olan bu tarihin, 20 Nisan gününün, hayatımdaki çizgiyi kırıp başka bir dünyaya adım attığım günün artık pek bi önemi kalmadığını da görmeye başladım. Çünkü bir yanıyla, hiçbi şeyi değiştirmeseydim de belki her şey, şu anda olduğu yere gelecekti bilinmez bir biçimde.
Hayatımdaki herkesle barışmaya çalıştığım bu tuhaf, benzersiz, akılalmaz tesadüfler ve ister talih deyin ister kader, beklenmedik, her yöne gidebilecek olaylar silsilesinin içinden geçerken, yanımda bir sürü kişi durdu, durmayı denedi, vazgeçti, geri geldi, yine gitti ve bunların hepsi, her gün olmaya devam ediyor.
35 yaşıma epey az kala, zamanın bize verilmiş en değerli hediye olduğunun ne demek olduğunu anlamış bulunmaktayım ve işin daha da ironik tarafı, bunun da aslında hiçbir anlamının olmaması.
Bundan iki yıl önceki benle, şu anki benin aslında özde tamamen aynı olduklarını görmek, insanın engelleyemediği bi kahkaha patlatmasına sebep oluyor en çok.
Yol boyunca hatalar yapmadığımı, hiçkimseyi kırmadığımı, kimseye haksızlık etmediğimi söylemek zor. Hatta kim söylese bunu, inanmam da oldukça zor. İnsan olmanın en yüce ve en zor yetisi, karar verme yetkisi olabilir gibi geliyor bana bu günlerde.
Adettendir ya iki yıllık bir değerlendirme yapmam gerekirse buraya ne yazabilirim diye düşündüğümde, hayatımın vazgeçilmezlerinden birinin, kalbimin parçası, hep yeri olan, dokunduğu yerlerdeki parmak izleri, ruhuma işlediği incelikli kelimeleri hiçbir zaman ruhumdan silinmeyecek olan birinin hediyesi bir şarkıdan bahsedebilirim, utangaçça:

Gracias a la vida que me ha dado tanto


Dilerim ki o da, bugün ya da bir gün, aynı sözcüklerle bahseder bir gün...