30 Nisan 2013 Salı

Nehir

Nereden geldi bu insanları mutlu etme güdüsü, gerektiği gibi olma hissi, durumu kurtarma alışkanlığı?
Bakıyorum kendime, ne istediğimi bile bilmiyorum. Hayal kuruyorum, ucu bucağı yok. Kendime ait bi oda, bi sığınak istiyorum, içimden akan nehrin sesini yeniden duyabilmek için.

28 Nisan 2013 Pazar

Hikaye

Aç bütün kişisel gelişim kitaplarını bak, hepsi, ya hayatının bi amacı olması gerektiğinden bahseder ya da hiçbir şey beklememekten. İkisi de yanlış değilse de eksik gibi.
Esas olması gereken, bi hikaye, hayatına dair. Kendine anlattığın, anlatırken kendinden memnun kaldığın.

Buldum!

Şimdi biliyorum. Dünden beri kafamın içinde dönüp duran meselenin ne olduğunu.
Zamanlaması tam anlamıyla ilahi bi şaka olsa da, yine istediğim şey, artık onu istemediğimde geldi.
İnandım; çok kolaydı inanmasam işim.
Güvenemedim ama. Güvenemiyorum. Geri tutuyorum kendimi, çekiyorum, sırtımı dikiyorum, kuyruğumu sallıyorum kırbaç gibi.
Şimdi çok tuhaf, ip üstünde bi dans var önümde.
Gelip kendin ol yanımda dedi, içtenlikle dedi ama ben hatırlamıyorum ki kimdim ben? Ne severdim? Ne isterdim?
Şimdi, kendin olma zamanı evet ama bunu ancak tek başıma yapabilirim. Ne kadar sürer bilmiyorum. Sonunda ne olur bilmiyorum. Belki gerçekten, dediği gibi pişman olurum sonunda ama hayat biraz da güzel yenilmek değil midir?
Öfkem geçtiğinde, gelgit bittiğinde, sular durulduğunda... Nerede olacağımı bilmiyorum bu kez. Kendimi dinlemeye ihtiyacım olduğunu biliyorum ama. Biraz durmaya.

26 Nisan 2013 Cuma

Olmayabilirim

Dün akşam evinde kaldığım çok eski, lise arkadaşım ve belki de yeni ev arkadaşım, çok tuhaf bi şey söyledi bana. Daha doğrusu, beni hatırladığı ilk sahneyi anlattı.
Öncesinde, astrolojiyle hiç ilgisi yokmuş. E. G., beni hiç keşfedememiş lise edebiyat öğretmenimiz, okul dergisinin toplantısına göndermiş onu da, iyi yazıyor diye. Ama F bizden küçük. Bi yaş topu topu ama biz lisedeyiz - hem de çok yeni - o orta sonda. Toplantıdaki herkesin nefret ettiğini hissetmiş ondan.
Sonra toplantı bitiminde pat diye, "Oğlak burcu musun?" demişim ben.
Kendisi söylüyor, ben onun yalancısıyım, o zamana kadar doğumgünüm sadece doğumgünümdü diyor. "Evet ama sen nereden bildin?" diye sormuş ve ben çöyle demişim: "Toplantının başında herkes senden nefret ediyordu, sonunda sen herkese görev dağıtıyordun."
Hiç hatırlamıyorum ben bunu. Ama anlattığında, bi şeyi fark ettim. Ben insanlara bakarmışım eskiden, içlerine bakarmışım. Hayatlarına küçük hediyeler, unutulmayan ilk cümleler serpiştirirmişim.
Yani o kadar da kötü biri olmayabilirim.
 

23 Nisan 2013 Salı

Yeni

Şimdi biraz, hiç tanımadığım sokaklardan geçeyim içimde. Yepyeni bi şehre gelmiş turist gibi. Etrafıma baktığımda, bana ait olmayan bu şehirde, şaşırayım biraz, merak edeyim. Hayatın kendisini. Yarının ne getireceğini. Uyandığımda ne hissedeceğimi o günle ilgili. Şimdi görmek için bakayım etrafıma, düşmemek ya da evin yolunu bulmak için değil. Yenileneyim, bahar gibi.

20 Nisan 2013 Cumartesi

Çığlık

Bağırdım; canavar düdüğü gibi, ambulans sireni gibi bağırdım: "Çekiiiiiiiiiiiiiiiiiiiil!"

16 Nisan 2013 Salı

Tom Robbins - Villa Meçhul

"Ya oğlum diyorum ki, seninle tanıştığımda gerçekten duygularınla iç içeydin. Sende beni çeken şey de bu oldu galiba. Kalbinde yaşıyordun. Şimdiyse sanki haki pantolonunla polo gömleklerini bavula tıkıp kafana taşındın. İkisinden de olmalı oğlum. Ne kadar duyarlı ya da akıllı ve eğitimli olduğunun önemi yok ki ya hu, aynı anda ikisi de olamıyorsan, kalbinle beynin birbirine bağlı değilse, uyum içinde birbirine bağlı çalışmıyorlarsa, o zaman hayatın içinden bir bacağının üzerinde sekerek geçiyorsun demektir." S. 108

Terslik Değil Mi...

Şimdi içimde tuhaf bi neşe belirdi. Sebepsiz. En güzelinden. Sanki güneş açmış gibi.
Hava bu kadar kasvetli olmasa, belki de bulamayacaktım bu anı.
Belki de insan, güneşli havada değil en sıkıcı, en karanlık, en basık havada anlıyor neşesinin kıymetini.
Belki görebilmek için, ne basit olduğunu mutlu olmanın, böylesi bulutlu, böylesi gökgürültülüsağanakyağışlı günler gerekiyor.

15 Nisan 2013 Pazartesi

Roman ve Hayat

Romanla hayatın farkı bu. Romanda inandırmak zorundasın okurunu, onun gerçekten öyle olduğuna. Bi mantığı olmalı yazdıklarının, bi akışı, bi gelişimi. Öyle derinde, öyle ince kökleri var ki hayatın, hangisinin hangisine bağlı olduğu, uçlardan hangi birinin diğerine değdiği öyle belirsiz ki, bi romanın olmazı, hayatın oluru haline gelebiliyor gözlerinin önünde.
Bütün detaylarıyla zihninde yazdığın hikaye, bi anda çökebiliyor.

14 Nisan 2013 Pazar

Temizlik

Bütün ev uyuyor. Bi sürü işim var benim de ama beyim isyan etti. Cümlelere bakıyorum, bi daha bakıyorum, bi daha bakıyorum. O kadar. Ellerim gitmiyor karşılıklarını yazmaya, şimdi en çok durmak istiyorum.
Ruh temizliği, dolap temizliği kadar kolay olmuyor.

7 Nisan 2013 Pazar

Zaman Geçmiş Olur, Geçmiş Zaman Olur

Bi şey tamamen geçmişte kalmadan onu yazmanın imkanı yok bence. Geçmişte kaldığında da, yazdığın o olmuyor. Yazı dediğin, hep kurmaca.

6 Nisan 2013 Cumartesi

Babasının Kızı



Hikayenin iki ana ekseni olabilir: İlki, babası kadını terk etmiş, eksiklik hissiyle büyümüş. Şimdi kendi çocukları var ve o da terk edilmiş. İlk ikisinden bahsetmiyor ama üçüncü ufak, sarışın bir kız; belki kendisi. Omzuna alıyor, tuhaf, iki başlı bir şeye dönüşüyorlar.
Mutsuz değil ki ama bundan? Neşeli hatta. Babasıyla ödeşmiş. Nasıl? Kendini evi toplamaya adayarak mı? O kadar mı? Göstermek istemedikleri var çocuklarına; enginar yapraklarını onlar gelmeden kaldırdığı için memnun oluyor.
İlkine kapılıverince, ana eksen dediğim ikinci seçenek eriyip gitti gözlerimin önünde.
Bilinçli ya da değil – rüyada bunu anlamıyoruz; en azından anlatımında – babası gelmeden önce de evi toplamış. Ona iyi görünmek de hala önemli. Babasının takdiri çiçek açtırıyor içini.
O zaman bu kadın 35 yaşlarında, orta – üst sınıftan, entelektüel denebilecek bir aileden gelsin. Ya da entelektüel olmaya yol açabilecek bir aileden. Baba öyle yazar filan değil ama koca olabilir mesela. Şanslı doğanlardan değil ama şanssızlardan da değil.
35 genç oldu, 40 yaşlarında. Belki o yüzden babasıyla ateşkes ilan edebilmiş, daha yeni.
Çocuklarını bildiği tek şekilde, yalnız büyütüyor.
Babasına hala öfkeli olabilir, ama o gelip öleceğini söylüyor.
Ya da gazetede ölüm ilanını görüyor, akşam rüyasında karşılaşıyor babasıyla. Belki mektup yazar?
Hikaye kadının elinde alışveriş torbalarıyla eve gelişiyle başlasın. Epey ağır olsunlar. Burada mutfak malzemeleri için markete uğradığını, üç çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamak için bir sürü mağazaya girip çıktığını öğrenelim, çocukların yaşları, görünüşleri ve mizaçlarıyla birlikte.
Sonra kahramanımızla evin içinde dolaşıp şöyle bir fikir edinelim hayatı hakkında. Mutfağa geçelim.
Yemeklikler yerleştirilirken enginar yapraklarını görsün kadın. Bu babasının en sevdiği, onun nefret ettiği yemek olsun. Çünkü babasının kızı değil o, ailesini terk etmedi.
Peki baba nereye gitti? Bu önemli bir soru. Yani muhtemelen. Onaylıyor mu, yoksa kızgın mı babasına? Bu daha önemli bir soru. Rüyaya göre kızgın değil kadın. O zaman benim için de değil. Peki nasıl kızgın değil?
Babamın kızı değilim kısmı ve enginar üzerinden kurulan reddediş çok klişe oldu.
Baba yıllar sonra çıkıp geliyor, enginar getiriyor yanında belki? Yoksa bu kızının en sevdiği yemek mi? Unutmamış mı?
Babasına kızgın ama bir yandan da sadece onun onayını istiyor hala.
Neyse, baba enginarla geliyor. Çocuklar gelecek birkaç saat sonra! Bu adam kim? Gizlemesi lazım onu.
Burada babanın tavrı önemli. Yıkık mı? Pişman mı? Pişkin mi? Nasıl duruyor karşısında?
Bence yaptıklarının farkında, acısını çekmiş ama kendini affetmiş, daha doğrusu her şeyin anlamsızlığını kavramış, ölüm huzuru çökmüş üzerine. Ölüm huzuru mu? Adam ölüyor mu? Belki de son kez görmeye geldi kızını?
Son hissine, ölüme bağlamak meseleyi, biraz kolaya kaçmak gibi. Kötü hikayeciler yapar sanki bunu. İyisi mi, öldüreceksen de aniden öldür adamı.
Konuşuyorlar, kırık dökük. Burada, kadının güçlü yüzeyinin altındaki kırılganlık ve onaylanma ihtiyacı enginar üzerinden anlatılabilir. Katman katman, koruyucu kabukları var ama enginar kalbi diye bir şey de var.
Enginar, babasının kızı oluğunu itiraf ettiği tek nokta da olabilir. Aynı fikirde oldukları (nı kabul ettiği) tek şey. Yoksa kadın başka. O babasına benzemiyor. Ama takdir de bekliyor, babası olmamak için vazgeçtikleri için.
Kadın gergin. İçindeki, başının okşanmasını bekleyen küçük, sarışın kızı göstermemek için karikatür gibi bir mutluluk, mükemmellik sergiliyor. Cam heykel iyi benzetme olabilir bunun için, hem şeffaflığı, hem de kırılganlığıyla. Vidaları bile camdan, hareket ettikçe kırılacakmış gibi çatırdayan mekanik robot.
 Enginarı pişirmeye hazırlanırken, bıçak yerine parmağını kullanabilir mesela?
Yine babanın takınacağı tavra geldik. Hadi, karar ver artık. Özür dilemeye mi gelmiş? Hayır. Yardım istemeye mi? Hayır. Ne, öylesine uğramış mı yani, 25 yıl sonra, pat diye?
Onun gibi bir şey.
Ölümcül hasta filan değil adam ama hayatının son dönemecinde olduğunun farkında. Zamanı tükeniyor.
Gerçekten bir sabah aklına esmiş, kalkmış gelmiş buraya. Çünkü ömür biter. Çünkü o kızı. Çünkü merak ediyor.
Kadının hazırlıklı olmadığı tek şey de bu. Nedensizlik. Özür dilemesine ya da yardım istemesine hazır. Kızgın ama haklı olacak o zaman, bunca zaman cam robotluk ettiğine değecek. Babası sonunda onun yaptığının doğru olduğunu kabul etmiş olacak.
Karşısında çocukluğundan hatırladığı uçarı, sorumsuz babasını bulsa, üzgün ama haklı olacak bu sefer de. Kendine, sürekli tekrarladığı gibi, onun hiçbir zaman değişmeyeceğini kanıtlamış olacak.
Her koşulda haklı olmak zorunda.
Ama hiç beklemediği bir şey oluyor. Karşısında hem babasına benzeyen, hem de hiç benzemeyen birini buluyor. Bir tarafını hiç tanımadığı birini.
Babası gitmiş de yerine başka bir adam gelmiş gibi değil. Babası dediği adam, onu küçücükken bırakıp gitmiş adam, kendine bir sürü yıl, deneyim ve yara kattıktan sonra bir gün, aklına estiği için, onu ziyarete gelmiş.
Bir şey beklemiyor adam, bir şey ummuyor. Yaptıklarının farkında ama ne esef duyuyor onlar için ne de savunuyor. Bahaneleri, açıklamaları yok. Sadece gelmiş. Kızını merak etmiş.
İncelikli diyaloglar gelmeli buraya, alttan alta taşlayan, can yakmak isteyen, ama Siyam ikizleri gibi, can yaktıkça kendisi kanayan kelimeler. Sonra kadının, babasının aslını görüşünü anlatmak lazım, hazır olmadığı tek şeyle karşılaştığını sezdirmek.
Önce babasının suçluluk duymaması, pişman olmaması iyice çileden çıkarıyor onu. Doğruluk abidesi olarak suratına çarpmaya hazırlandığı hayatını, “İşte senin eserin, içinde kapana kısıldığım, memnun musun şimdi?” diye fırlatıyor yüzüne.
Ama özür dilemiyor babası. Etrafına bakınıyor. Güzel, zevkli, sıcak ve pratik döşenmiş bir ev görüyor. Başarılı bir kadın, bir anne görüyor. Orada öyle bir şey söylemeli ki, kızı daha önce hiç hissetmediği bir şeyi hissetsin. Babasının onu takdir ettiğini. Ama hep takdir ettiğini. Yanında olmadığı yıllar boyunca da.
Çok mu klişe oldu bu yüzleşme sonrası çözülme bölümü?   
Yoksa adam kızsın mı? Şimdiye kadar hep kadının duygularını gördük. Adamın sesini duymayacak mıyız hiç? Belki orada azıcık aralarız perdeyi. Adam bir an için kızar. Koca bir hayatın sorumluluğu üstüne yıkıldığı için. Kendine söz hakkı tanınmadan, onun ağzından kararlar alındığı, hayatlar kurulduğu için.
Ama aynı şeyi kızına yapmaz. Kendi hikayesini anlatıp sorumluluğu kızının üstüne atmaz. Belki ana hatlarıyla biz duyarız öyküsünü, kızı yemeğe bakmak için mutfağa gittiğinde. Buralarda bir yerde, “Fedakarlığı ilk aklına gelen yapar ve diğerinin ruhu bile duymaz” cümlesi geçebilir.
Kızı geri geldiğinde baba değişmiştir. Etrafına bakar, bu hayatta yolunda görünmeyen şeyi arar. Bulamaz. Kızına içtenlikle, gerçek bir merakla sorunun ne olduğunu sorar.
Kadın epeydir sormamıştır bu soruyu kendine. O da kendi hayatına alıcı gözle bakar. Burada sahip olduklarının kısa bir dökümü, film şeridi gibi geçebilir gözlerimizin önünden. Ne de olsa hayat şekillendiren bir düşünce ölmektedir.
Sahip olduğunu fark ettiği son şey, milyonlarca parçaya ayırır cam heykeli.
O anda, en başından beri fark etmediği şey, göğsünde bir çiçek gibi açar. Babası doğru bildiğini yapmak için gitmiştir onca yıl önce. Aynı, doğru bildiğini yapmak için kalan kendisi gibi.
O, babasının kızıdır. Enginarın altını kapatmaya gidip geri döndüğünde baba yüzünde huzurlu bir ifadeyle ölmüş, ya da sessizce çekip gitmiş olabilir. Artık önemli değildir.

5 Nisan 2013 Cuma

Yazacak Vaktin Varsa Ayakkabı Gerekli Değildir

Öğlen arasında tek başıma yemek yiyip, cumartesi günkü atölye ödevim olan hikayenin genel hatlarını not almaya karar vermiştim. Niyetim 10 - 15 dakika harcayıp, genel bi yapı oluşturmaktı. Sonra da, yol üstündeki Twiggy'den kendime baharlık, spor, şöyle her şeyin altına gidebilecek bi ayakkabı bakmayı düşünüyordum.
Oturup siparişimi verdim, defterimi çıkardım. Başlangıç zordu. Ne karakterlerim, ne konum oturmuştu, üstelik ödev olarak hikaye yazmak, daha önce hiç yapmadığım bir şeydi. Yine de kalemim oynamaya başladı ve bir süre sonra, defter üzerinde kendi kendimle konuşurken buldum kendimi. Öyle mi olmalıydı? Öyle bi kadın böyle mi davranırdı? Babanın sesi çok mu kısıktı, e insan değil miydi o?
Dakikalar geçti, arada bi lokma alınan pizza soğudu, etraftaki konuşmalar uzaklaşıp söndü, iki yudum arasındaki mesafe iyice açılan kola son yudumlara doğru epey ılındı. Bu arada hikaye şekillendi, karakterler gözümün önünde belirdi, birbirleriyle konuşmaya başladı. Birbirlerine kızdılar, tavır yaptılar, onlara sorarsanız öyle demezler ama kendilerini komik duruma düşürdüler.
Saat bir buçuk oldu. Çıktığımda on iki buçuktu. Masabaşım beni çağırıyordu. Ama hikayem de bırakmıyordu yakamı.
O ara içimden bi ses, "Biraz klişe olmadı mı Özge?" dedi, bunca zamandan sonra elime kağıt kalem almış beni yeniden küstürmekten çekinerek. Ama ben dinledim. Birkaç paragraf geri döndüm, yeniden okudum ve haklı olduğunu düşündüm sesimin. Hikaye, hızla klişeye kayıyordu.
Sıkıldım kendimden. Bunu fırsat bilen masabaşım bi daha dürtükledi. Saat bir kırk beş olmuştu.
Çay ısmarladım. Başımı kaldırdım. Etrafıma bakındım. Kimse bi hikaye yazmak için uğraşıp durduğumu bilmiyordu. Etraftaki masalar, nasıl da aptallarla uğraştıklarını, nasıl da haksızlıklara uğradıklarını anlatıyorlardı birbirlerine.
Masama döndüğümde benim de yapacağım, en azından aklımdan geçirebileceğim buydu işte. Çarkın içinde başka olmak o kadar da kolay değildi.
Ama hikayemde insan vardı. Tamam, hepi topu iki kişi ama gerçek.
Çayımdan ilk yudumumu alıp başımı eğdim. Hikayeme döndüm yüzümü. Aldım adamı, biraz daha insan yaptım. Biraz daha gerçek. Tam da oraya dokununca, kendiliğinden çözüldü düğüm, gözlerimin önünde. Konuşma aktı, çember tamamlandı. Enginar yendi.
Bunun ne demek olduğunu hikayeyi buradan yayınladığımda anlarsın ey okuyucu, ama şu kadarını söyleyeyim, hesabı ödemek için içeri girdiğimde, aynı hikayemdeki gibi benim de göğsümde bi çiçek açmıştı. Dönüş yolunda, aklıma bile gelmedi Twiggy'nin vitrinine bakmak. Hem şu anki ayakkabılarımın nesi vardı ki?
Aklımda, şu an başlıktaki cümle belirdi: "Yazacak vaktin varsa ayakkabı gerekli değildir."