29 Ağustos 2013 Perşembe

Yoga

İnsan bazen ne istediğini unutur. Gerçekten ne istediğini. Kafasını bir sürü gereklilikler, zorunluluklar, doğrular yanlışlar doldurur. Sıkar kendini. Hah, onlar işte düğüm olup yerleşir vücudunun bi yerlerine. Önce göğüs kafesini kapatır. Sonra omurganı eğer, kambur durmaya başlarsın. Bi gün bi bakarsın, öyle evde otururken bile sıkıyorsun kaslarını. Anlamazsın.

Sonra yogaya başlarsın. İlk güler anlamazsın ne olduğunu. Vücudun gevşiyor, genişliyor gibi hissedersin, iyi gelir. Zannedersin ki kültür fizik hareketi.

Zaman geçer. Yavaş yavaş, vücudun ne istediğini söylemeye başlar sen onun düğümlerine dokundukça. Onları germeye, açmaya, hafifletmeye başladığında, konuşmaya başlar yeniden seninle vücudun.

Çocukken mesela, ortada hiçbir sebep yokken öne arkaya sallandığını ya da sırt üstü yatıp, ayaklarını kaldırarak kafanın arkasına değdirmeye çalıştığını hatırlıyor musun? Peki o zaman nası hayaller kurduğunu? Tuhaf biçimde kendini ne kadar rahat hissettiğini? Peki okulun bahçesindeki demirlere dizlerini geçirip bütün vücudunu baş aşağı sallandırdığını, serbest bıraktığını? Hiçbir şey düşünmediğini o an...

İşte vücudunun düğümleri çözüldüğünde, kendini ilkokulda, baş aşağı sallanırmış gibi hissetmeye başlıyorsun. Çünkü vücudun tekrar seninle konuşmaya başlıyor.

Tek bacağını diğerinin üstüne atmış, belini günlük hayatında asla yapmayacağı gibi bükmüş ve kafanı da fazladan zorluk olsun diye ters tarafa çevirmişken, sırtının alt kısmında ağrıyan yer, neden ağrıdığını fısıldıyor.

Nefesini oraya yönlendiriyorsun. Nefesin, yaşam kaynağın. "Biliyorum" diyorsun. "Oradasın, biliyorum. Tanıyorum seni." Sadece bunu söylemen bile gevşetiyor düğümü.

Sonra gevşemenin de katmanları olduğunu fark ediyorsun. Aynı hareketi iki gün arayla yaptığında bile farklı tepkiler aldığını. Kendini bırakmanın ne kadar zor ama ne kadar güzel olduğunu. Bütün ağırlığınla gelip geçtiğini bu dünyadan. En çok da, kendini ne kadar zorladığını.