İnsan
bazen ne istediğini unutur. Gerçekten ne istediğini. Kafasını bir sürü
gereklilikler, zorunluluklar, doğrular yanlışlar doldurur. Sıkar
kendini. Hah, onlar işte düğüm olup yerleşir vücudunun bi yerlerine.
Önce göğüs kafesini kapatır. Sonra omurganı eğer, kambur durmaya
başlarsın. Bi gün bi bakarsın, öyle evde otururken bile sıkıyorsun
kaslarını. Anlamazsın.
Sonra yogaya başlarsın. İlk güler anlamazsın ne olduğunu. Vücudun gevşiyor, genişliyor gibi hissedersin, iyi gelir. Zannedersin ki kültür fizik hareketi.
Zaman geçer. Yavaş yavaş, vücudun ne istediğini söylemeye başlar sen
onun düğümlerine dokundukça. Onları germeye, açmaya, hafifletmeye
başladığında, konuşmaya başlar yeniden seninle vücudun.
Çocukken mesela, ortada hiçbir sebep yokken öne arkaya sallandığını ya
da sırt üstü yatıp, ayaklarını kaldırarak kafanın arkasına değdirmeye
çalıştığını hatırlıyor musun? Peki o zaman nası hayaller kurduğunu?
Tuhaf biçimde kendini ne kadar rahat hissettiğini? Peki okulun
bahçesindeki demirlere dizlerini geçirip bütün vücudunu baş aşağı
sallandırdığını, serbest bıraktığını? Hiçbir şey düşünmediğini o an...
İşte vücudunun düğümleri çözüldüğünde, kendini ilkokulda, baş aşağı
sallanırmış gibi hissetmeye başlıyorsun. Çünkü vücudun tekrar seninle
konuşmaya başlıyor.
Tek bacağını diğerinin üstüne atmış,
belini günlük hayatında asla yapmayacağı gibi bükmüş ve kafanı da
fazladan zorluk olsun diye ters tarafa çevirmişken, sırtının alt
kısmında ağrıyan yer, neden ağrıdığını fısıldıyor.
Nefesini
oraya yönlendiriyorsun. Nefesin, yaşam kaynağın. "Biliyorum" diyorsun.
"Oradasın, biliyorum. Tanıyorum seni." Sadece bunu söylemen bile
gevşetiyor düğümü.
Sonra gevşemenin de katmanları olduğunu
fark ediyorsun. Aynı hareketi iki gün arayla yaptığında bile farklı
tepkiler aldığını. Kendini bırakmanın ne kadar zor ama ne kadar güzel
olduğunu. Bütün ağırlığınla gelip geçtiğini bu dünyadan. En çok da,
kendini ne kadar zorladığını.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder