Öğlen arasında tek başıma yemek yiyip, cumartesi günkü atölye ödevim olan hikayenin genel hatlarını not almaya karar vermiştim. Niyetim 10 - 15 dakika harcayıp, genel bi yapı oluşturmaktı. Sonra da, yol üstündeki Twiggy'den kendime baharlık, spor, şöyle her şeyin altına gidebilecek bi ayakkabı bakmayı düşünüyordum.
Oturup siparişimi verdim, defterimi çıkardım. Başlangıç zordu. Ne karakterlerim, ne konum oturmuştu, üstelik ödev olarak hikaye yazmak, daha önce hiç yapmadığım bir şeydi. Yine de kalemim oynamaya başladı ve bir süre sonra, defter üzerinde kendi kendimle konuşurken buldum kendimi. Öyle mi olmalıydı? Öyle bi kadın böyle mi davranırdı? Babanın sesi çok mu kısıktı, e insan değil miydi o?
Dakikalar geçti, arada bi lokma alınan pizza soğudu, etraftaki konuşmalar uzaklaşıp söndü, iki yudum arasındaki mesafe iyice açılan kola son yudumlara doğru epey ılındı. Bu arada hikaye şekillendi, karakterler gözümün önünde belirdi, birbirleriyle konuşmaya başladı. Birbirlerine kızdılar, tavır yaptılar, onlara sorarsanız öyle demezler ama kendilerini komik duruma düşürdüler.
Saat bir buçuk oldu. Çıktığımda on iki buçuktu. Masabaşım beni çağırıyordu. Ama hikayem de bırakmıyordu yakamı.
O ara içimden bi ses, "Biraz klişe olmadı mı Özge?" dedi, bunca zamandan sonra elime kağıt kalem almış beni yeniden küstürmekten çekinerek. Ama ben dinledim. Birkaç paragraf geri döndüm, yeniden okudum ve haklı olduğunu düşündüm sesimin. Hikaye, hızla klişeye kayıyordu.
Sıkıldım kendimden. Bunu fırsat bilen masabaşım bi daha dürtükledi. Saat bir kırk beş olmuştu.
Çay ısmarladım. Başımı kaldırdım. Etrafıma bakındım. Kimse bi hikaye yazmak için uğraşıp durduğumu bilmiyordu. Etraftaki masalar, nasıl da aptallarla uğraştıklarını, nasıl da haksızlıklara uğradıklarını anlatıyorlardı birbirlerine.
Masama döndüğümde benim de yapacağım, en azından aklımdan geçirebileceğim buydu işte. Çarkın içinde başka olmak o kadar da kolay değildi.
Ama hikayemde insan vardı. Tamam, hepi topu iki kişi ama gerçek.
Çayımdan ilk yudumumu alıp başımı eğdim. Hikayeme döndüm yüzümü. Aldım adamı, biraz daha insan yaptım. Biraz daha gerçek. Tam da oraya dokununca, kendiliğinden çözüldü düğüm, gözlerimin önünde. Konuşma aktı, çember tamamlandı. Enginar yendi.
Bunun ne demek olduğunu hikayeyi buradan yayınladığımda anlarsın ey okuyucu, ama şu kadarını söyleyeyim, hesabı ödemek için içeri girdiğimde, aynı hikayemdeki gibi benim de göğsümde bi çiçek açmıştı. Dönüş yolunda, aklıma bile gelmedi Twiggy'nin vitrinine bakmak. Hem şu anki ayakkabılarımın nesi vardı ki?
Aklımda, şu an başlıktaki cümle belirdi: "Yazacak vaktin varsa ayakkabı gerekli değildir."
yazacak hikayelerin varsa ayakkabı gerekli değildir :)
YanıtlaSil